hatırlıyor musun , kim olduğunu hala , hissedebiliyor musun? ne zamandır , farkında mısın yokluğunun. arasan , bulur musun kaybolduğun yerleri..
gündüzün geçtiğini , farketmedim bile anılar sinemasından bir bilet almışsın bu gece ömrün, küsmek ve pişmanlıkla geçip gidiyor.. hala , aynı soruyu soruyorsun kendine!
bazen kendi gölgene basar sendelersin ıssız sokaklarda bir kara yel eser üşütür yalnızlığını yüzüne vurur. çıkar gelir pişmanlıklar en zayıf anında boğazında yıllanır bir düğüm.. umrunda mı zamanın , senin küskünlüğün ?
bazen için öyle sıkılır , kimse bilmez.. neyin var ,sen bile .. olup bitenleri seyredersin öylece.. yalnızsındır , kalabalıklar içinde kim daha iyi bilir ki bir ses vardır çözer herşeyi.. yasaktır duyamazsın.
''su üstüne yazı yazmak''-Muhyiddin Şekür'ün irfan ve tasavvuf üzeri
ne yazdığı bu kitabı yeniden okuyorum.ikinci okumuşluğum olacak.sanki daha önce hiç okumamış gibiyim.kurulan cümleler beni ilk okuyuşumdan daha fazla etkiliyor!aceleye gelmeyen bir okumak asudeliğinde ,elimde kurşun kalemle okuyorum satırları.ezberlemek mi istiyorum ne??
Ey biçare!kapı kapalı mı ki?
(Hz.rabia)
Simurg'un menziline giden yol...içinde bir kitap ismi geçiyor daha önce okuduğumda sanırım ona dikkat etmemiştim bunu farkettim:
''Mantık'ut Tayr''
Feriddüddin Attar'a ait bu kitabı daha önceleri tavsiye etmişlerdi.okumam gereken kitaplar listeme almıştım.ama fırsatını bulmak bir yana kitabı bile bulamadığım için yarım kalmıştı..Sanırım arayamamışım!
sizi bilemem ama ben okuduğum kitabı 2.ye veya 3.ye okuduğumda aynı güzellikten sıkılmıyorum.
hatta kitabı özlemiş bile oluyorum.uslubunu,cümlelerini,kitabı okurken girilen manevi ortamı.
''su üzerine yazı yazmak'' cümlesinin bana hatırlattığı insan ve insanlar var.özlüyorum o insanı kim bilir nerde ve ne yapıyordur şimdi.
bilse keşke,
şimdi kendisinden söz ettiğimi:bilse..
Ama nerden bilecek ki..
yine de benden Selam olsun Özlediğime!
...insanların taş üzerine kazıdıkları yüzyıllık yazılar
Bir umut Depremden öte Bir yürek Volkandan öte Bir sevgi Ateşten öte Ayrılık Ölümden öte olanda Kader/de desek adına Bu gönül artık aldırmaz "Sil gözlerini Pamus Bu yağmur toprak kaldırmaz"
Dualarım ıslandı yine Hayallerim üşüdü Sesime Yağmurlar yağmış gibi Yüreğim Tipide kalmış gibi
Düşen her bir damla söndürür beni Baharsız her mevsim öldürür beni
Yaralı kaldıkça serüvenciler Ne doktor gelir kurtarmaya Ne de bir melek can almaya Sabretmek ilaçtır bazen Bazen de beklemek zamanı Limanında sonsuzluğun
Hayırsız her sebep söndürür beni Sebepsiz her "Hayır!." Öldürür beni
Dar geliyor sözcükler yüreğime Zor geliyor tavusların gerçeği Bilir ki kırıktır kanadı Yine de vazgeçmez gökyüzü sevdasından Dener her defasında uçabilmeği Gömülüverdikçe topraklara
Kanayan her kanat söndürür beni Yıkılan her umut öldürür beni
Günler bir tesbihin taneleri gibi akıp gidiyor parmaklarımın arasından.Aklım nerede,nerede gözüm,kulağım kimde?
soruları dikkatimi dağıtıyor.
-nerelerdesin,ne yapıyorsun diyorlar.
-Cahit Koytak okuyorum ,diyorum:
'' Al bunları benden
Bu sahipsiz bahçeyi
Bu yankısız ruhu
Sözlerini ayak seslerini
Yapraklarını dikenlerini... ''
Hayalleri, gemileri yakar gibi yakmak gerekiyormuş.Hayalleri,zanları,vesveseleri yakıp rüyaların peşinden giden,aklını soruların üstüne bir at gibi süren Tarık Bin Ziyad'ı anıyorum sıkça,denizin bu tarafında....
“Ve Kudüs şehri, gökte yapılıp yere indirilen şehir Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri…” (Sezai Karakoç)
Gece, karanlık, yıldızlar karanlık, kitaplar karanlık, zihnim hepten karanlık. Yusuf Armağan, Cemaat.com için Ortadoğu’nun son günlerini değerlendiren bir yazı istedi benden. Açıkçası uzun zamandır yazmıyorum bu konuda. Hatta okumuyorum bile. Gündelik telaşlarla uğraşıyorum, dünya işleri dokuz başlı ejderha gibi boynuma sarılmış bir vaziyette. Hakan Albayrak “Ben Ortadoğu’ya meftûnum. Bunun rasyonel bir izahı yok” diyordu, bunu Hakan Albayrak gibi kesin ifade edemesem de, Ortadoğu şehirleri, Ortadoğu toprakları rüyalarıma girmekte ve her ne kadar gündelik telaşlarla uğraştığımı söylesem de zihnimin hep bir köşesini işgal eden bu coğrafya üzerine keşke söyleyebilecek cümlelerim olsa, buna güç bulsam diye hayıflanıp duruyorum. Eskiden reel-politik denilen statik yazılar yazmayı seviyordum. Bunda gençliğin verdiği bir heyecan da vardı tabi. Konuyla ilgili bütün verili bilgileri toplayıp ortaya somut çıkarsamalar yapıp okuru öylece bırakıyordum. Yani kaderiyle baş başa. Şimdilerde o eski reel-politizmden uzağım. Yaşadıklarımın ve yaşayacaklarımın da rasyonel bir izahı yok. Yazdıklarımın da hakeza. Bu yüzden İsrail-Filistin ya da Ortadoğu’da olası bir savaş hakkında ne yazık ki kalem oynatma gücüne sahip değilim. Balfour deklarasyonundan başlayıp İsrail’in devlet kurma idealinden Oslo Barış sürecine ve Yol Haritalarına uzanan ve Arafat’ın ölümünden sonra şimdiki zamanların Ortadoğu’da yansımaları üzerine yeterince yazılıp çiziliyor. Hemen hemen her gazete bir-iki paragrafta olsa bu olaya yer veriyor. Hatta Gerçek Hayat Dergisi konuyla ilgili bir dosya hazırladı. Derginin mimarı diyebileceğimiz Murat Menteş giriş yazısında vurucu cümleler kullandı. Tahrip gücü oldukça yüksekti bu cümlelerin. Benim de kalkıp bu ülkede yazılı verilerin üzerine yazabileceğim bir yazı, Cemaat.com’da “Arafat’tan Geriye Kalanlar” başlıklı daha önceden yazdığım bir yazının üzerine bir şey koymayacaktır. Ya da soruşturmasını Yusuf Armağan’ın yaptığı “İsrail’in Gazze’den çekilmesi ne anlama geliyor?” sorunsalı üzerine yazdığım kısa bir yorumdan öteye gitmeyecek ve ben Ortadoğu’daki bu olgunun yine inisiyatifi elde bulundurma olduğunu söyleyeceğim.
Geçtiğimiz günlerde Sefer Turan’ın “Allah’a Ismarladık Kudüs” kitabını okudum. Benim için yine gecikmiş bir okumaydı. Sefer Turan ismine aşağı yukarı herkes aşinadır Kanal 7 televizyonundan. Ortadoğu muhabiri ve yüreği Ortadoğu’da atan bir insandır. Allah’a Ismarladık Kudüs bir gazeteciden çok bir insanın Kudüs gözlemlerini bir Ortadoğulu ruhuyla anlattığı ve yazdıkları için bir rasyonel gerekçe aramayan bir yazarın kitabı. Ahmet Yasin ve Rantissi’nin suikast sonucu şehit edilmeleri ve Arafat’ın vefatıyla açılıyor ve 2004 yılını Filistin için “Kayıp Yılı” olarak tanımlıyor. Ayrıca kitapta Halid Meşal ile yapılmış bir söyleşi de mevcut. Sefer Turan’ın akıcı üslubu, gözlemlerini aktarmadaki becerisi ve coğrafyayı iyi tanımasından dolayı bir rehber gibi okura ayrıntıları sunması kitabı heyecanlı kılıyor.
Kitapta ilgimi çeken şeylerin başında belki de çoğunuzun bildiği Filistinli çizer Naci Ali’yle ilgili bölüm. Asıl adı Naci Selim Hüseyin El Ali, lakabı ise Devrimin Vicdanı olan Naci Ali Filistin davası ile özdeşleşen bir karikatür çizeridir. Naci Ali’nin bütün karikatürlerinde çizdiği Hanzala tiplemesi meşhurdur. Elleri arkasında saçları dik afacan bir tip geliyor ilk olarak gözlerimin önüne. Hanzala, Naci Ali’nin çizgideki kahramanıdır. Direnişin sembolüdür adete ve Filistinli her çocuktur. Japonya’da bir gazete tarafından dünyanın en iyi 10 karikatüristi arasına girdi Naci Ali.
Naci Ali’nin bir yazısında Hanzala kendisini şöyle tanımlıyor: “Ben Hanzala. Babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 mayıs 1948’i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar. Sefer Turan) Kız kardeşimin adı: Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.
Kitaptan…
Kudüs bizim kalbimizdir. Filistin bir bedense, bu bedenin kalbi Kudüs’tür. Bu şu demektir. Bizler Filistin dışında yaşıyor olabiliriz. Tarihi şartlar bunu böyle zorlamış olabilir. Ama her birimiz bir kalp taşıyoruz. Yani Kudüs’ü. Ve o kalbi yerinden söküp alabilecek bir güç yoktur. Doğrusunu söylersen Filistinli kadın Filistinli gibi konuşuyordu! Filistin meselesi nasıl çözümlenir sorusuna herkes gibi onun da bir yanıtı yok.
“Filistin meselesi nasıl çözümlenir onu bilmem. Ama bu çözümün nasıl başlayacağını çok iyi biliyorum” dediğinde sözünü kestim;
“Nasıl?” diye.
“Herkes önce kendi direnmeli. Birey olarak. Ve her Filistinli, topraklarında var olmaya devam edecektir. Herkes de bu gerçeği kabul edecek…” Filistinli ölen gençleri hatırlattığımda ise yine beni şaşırtan sözler etti:
“Ben Filistin için ölmeyeceğim. Ama ben Filistin için yaşayacağım! Ölüm haktır… Bu inkâr edilemez. Zamanı geldiğinde herkes onu tadacak. Ama ben hayatta iken hep Filistin için yaşayacağım!”
Filistinli kadın sanatçının, Filistin meselesine yaklaşımı şöyle özetlenebilirdi: Filistin davası bir din ve toprak davası olmanın ötesinde kimlik meselesidir. İsrail bu kimliği Filistinlilerin elinden alarak kendine giydirmeye çalışıyor. Buna asla müsaade etmeyeceğiz."
Laşey`e mektuplar-2 Ruhumda bin bir defa tebyiz edilmiş bir yazının bin ikinci müsveddesidir. Talim-i esma devam ediyor. Semaya kalkmış meczub bir Mevlevi`yi andıran kasırgaya Katrina adını vermişler. Birileri saatte iki yüz seksen kilometre hızla esen rüzgarın asıl adının `küresel ısınma` olduğunu söylüyor. Başkaları kategori savaşı başlatmış: Kategori 5 değilmiş efendim, Kategori 4`müş... Sen bilirsin Laşey, bizce bunların hepsinin tek adı vardır: `Subhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke ente`l-alimu`l-hakim.` [Sübhansın ya Rab! Sen`in bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sen`sin. (Bakara Suresi, 2:32)] Yavrum Laşey, insan hem cahil, hem nankör, hem unutkan, hem anlaşılmaz... Bir yıla yaklaştı dört unsur kızgın bize. Su, hava, toprak ve ateş insan yutuyor Laşey! Tsunamiyi hatırlayacaksın. Hani o gün yazdığımda sana, söylemiştim, insan denen mahluk, yavrum, doğal olmayan afetleri benimsemiş, doğal afetlerin karşısında sarsılıyor, harekete geçiyor, üzülüyor diye... O mektuptan sonra neler oldu neler Laşey! Irak`ta gün geçmiyor ki birkaç, onkaç, yüzkaç insan ölmesin. Kim vuruyor, kim ölüyor isimler karıştı yavrum. İnsanın adı yok artık! Ölenin adı yok! Vuranın adı yok! Çehreler karıştı Laşey! Ölenlerin hikayesi kalmadı artık. Hümanizm kocaman bir yalandı, bilirdik yavrum. Ama insan, hayatı bu kadar küçümser mi? İnsan hayatı bu kadar küçümsenir mi? New Orleans diye bir şehri yuttu havaya binmiş dalgalar. Bütün bir dünyayı yutkundurdu dalgalara binmiş cesetler. Beni yılgın yılgın ağlattırdı yavrum, cesetlere girmiş kurşunlar. Demek, ne kadar bitmemiş hesaplarla yaşamış bu şehir. Demek, ne kadar ifade edilmemiş cinnetler saklanmış sinelerde. Demek, ne kadar hayvan varmış sokaklarda dolaşan, insan suretinde. Laşey! İnanmazsın, oh oldu diyenler var. İnanmazsın ve inanma sakın, derileri siyah diye, fakir diye ölüme terk edildiler diyenler var. Doğru ama, yine inanma sen yavrum! İnanma; çünkü insanın özündeki sevgiye olan inancı korumak, onu yeniden canlandırmanın tek yoludur. İnanma; ama diyorlar ki, niceler kasırga geliyor diye şenlikler, partiler düzenleyesiymiş. İnanma ama, diyorlar ki, kendi devlet adamları felaketin ertesinde müzikal dinlemeye gidesiymiş. İnanma ama, diyorlar ki, hastaları, yaşlıları bırakıp kaçasıymış gençler. İnanma ama, diyorlar ki, açlıktan insanlar cesetleri yiyesiymiş...
Yavrum Laşey! Medeniyetin mimi düşünce neden deniyyet (alçaklık) kalır bilir misin? Çünkü o düşen mimde merhamet vardır! Çünkü o düşen mimde muhabbet vardır! Çünkü o düşen mimde Muhammed gizlidir, aleyhisselam... Buna inan yavrum! İnsan insanlığını insanla uğraşırken kaybeder. Irak`ta ölenleri salt rakam gibi görenler, an gelir insanı bir rakamdan ibaret sanırlar. Afganistan`da, Keşmir`de, Sudan`da, Çeçenistan`da, Kara Kıta Afrika`da ölenleri mutlak sayılar olarak görenler, an gelir kendi insanlarını da mutlak sayılar olarak görürler yavrum. Nüfus bir rakam değildir Laşey! Nüfus nefsin cem`idir. Her nefis de kendi başına bir alem. Üç gün önce 1.000 insan diyorlardı Laşey. Bugün 10.000 insan diyorlar. Gazetede bir tek sıfır artmış görünüyor yavrum. Ve sen yine inanma ama, o kadar etkiliyor insancıkları; bir tek sıfır daha okumak kadar, bir tek sıfır daha basacak mürekkep kadar... Oysa dokuz bin insan daha ölmüş demek yavrum. Dokuz bin alem, dokuz bin hayat, dokuz bin anlatılacak hikaye, dokuz bin sevgi dolu, hasret dolu, ümit dolu, dert dolu kalp; dokuz bin iman arayan, iz`an arayan, ihsan arayan kafa... Yavrum Laşey! Sen kendini hiçleyerek her şeye el attığın güne kadar şefkatsizliği içinde deniyyet, mimini arayıp duracak. Sen peygamberane bir şefkatle insanı ve insana ait olan her rengi, her sesi, her nefesi kucaklayana kadar, görülen o ki, sana mektuplar yazmaya devam edeceğim...
En çok düşündüğümüz kelimeyi en az kullanmaya bizi mecbur eden gururumuzu aldatmak için,sevmek fiiline sözde başka ifade şekilleri ararız.yada kaçarız!
* * * *
İçimdeki muhalefetin oyunudur bu.Kalbe karşı muhalefetin akıldan veya gururdan geldiği sanılır.bence bu,kalbin kalbin kendi kendisine karşı müdafasıdır.Sevgilide kaybolmamak için nefret sebebleri arar,bulamazsa yaratır.İşte böyle,kendi kendini aldattığını anlayınca da utanır ve ona daha çok bağlanır.Kendi yalanlarını affetmeyen kalbin kendine verdiği ceza.
'Aşıklara haber vermek isterim.Kalbin bütün meseleleri yalnız kalbde halledilir.Çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir.Ümitsiz bir aşkın panzehiri nefrettir!'
* * * *
İnsanın en kolay aldatabildiği budala kendi kendisidir...